Cumartesi , Temmuz 21 2018
En son eklenenler
گیاهی ترین گیاهی ترین AnzanDigital فروشگاه

42.Beyt

Risale-i Kudsiyye 42.Beyt

بُواِسمُ اللهْ دَه كِى لَامْدِرْ حَرْفِ تَعْرِيفْ
بُو ذَاتْ اِسْمِيدِرْ آنْجَاقْ يُوقْ بُونْدَه تَفْصِيفْ
كِيدِينْجَه لَا اُولُورْ دَخِى هُوتَوقِيفْ
هُو اِيلَه حَىّ قُمُو حَيْوَانْ اَىْ شرِيفْ
فَنَا بُولْ ذَا تِ حَقْدَه كَلْ كِيدَه لِمْ
جَمَالِ بَاكَمَالَه سَيْراِيدَه لِمْ

Büyük Şeyh Efendi (Kuddise Sırruhu),Mevlâ Tealâ’nın Zat-ı Pâk-i Sübhaniyesinden, Sıfat-ı İlâhiyesinden bahsettikten sonra, Esma-i İlâhiyesinden bahsetmek üzere buyuruyor:بُواِسمُ اللهْ دَه كِى لَامْدِرْ حَرْفِ تَعْرِيفْ

“Bu İsmullahdaki lam’dır harf-i tarif.”

“(اَللهْ) Ismi Serifindeki (اَلْ),Harf-i Tariftir.”
Harf-i Tarif: İsimlerin evvelinde bulunan, Elif ile Lam.
Buna: Harf-i Tarif, denir.

Marife isimler vardır, nekire isimler vardır. Nekire isim: Kime aid olduğu bilinmeyen belirli ve muayyen olmayan şeye delâlet eden isimlere denir.

Kabirde bizlere; “Rabbin kimdir? “,’Hangi dindensin?” gibi sorular soracak olan meleklere de “Nekre” anlamında: “Münker, Nekîr” denir. Bunların suretleri çok değişik, hiç görülmemiş, bilinmeyen bir hâlde olduğundan böyle isimlendirilmişlerdir.

Marife isim: Kime ait olduğu bilinen ve muayyen bir şeye konulan isimlere denir. Harf-i tarif belirliliği ifade ettiğinden, Harf-i tarif alan isimler: “Marife” olan isimlerdir.

Bir kimse Allah dediği zaman, Hak Tealâ’yı bütün sıfatlarıyla yâd ve bütün fiilleriyle zikretmiş olur.(اَللهْ)kelimesindeki اَلْ harf-i tarifini çıkarırsak لِلهِ lillâh suretiyle kalır ki, bu da Mevlâ Tealâ’ya tahsis edilmiş bir isimdir.لِلهِ dan da birinci lâm harfi çıkarılırsa لَهُ lehû şeklinde kalır, bu İsim de şüphe yok ki Allah’ın Zatına delâlet eder, Allah-u Tealâ’nın has ismidir.بُو ذَاتْ اِسْمِيدِرْ آنْجَاقْ يُوقْ بُونْدَه تَفْصِيفْ”Bu Zat ismidir ancak, yok bunda tavsif.”

“BuLâfzatullaha “İsm-i Zat” denir, “İsm-i Celâl” da denir. Ancak bu, “Hu” zat ismidir. Bu isim, Esma ve Sıfata da delâlet etmez.”
Yok bunda tavsif: Bunda sıfat yoktur, yani Allah ism-i şerifi yukarıda denildiği gibi Elif Lâm ile olduğu vakit hem Zat hemde Sıfat kasdolunur, amma Elif Lâm’sız “Hu” denirse yalnız Zat-ı Pâk-i Sübhaniye’nin ismidir.

كِيدِينْجَه لَا اُولُورْ دَخِى هُوتَوقِيفْ”Gidince lâ, olur dahi Hu tevkif.”

لَهُ deki لَامْ harfi de çıkarılsa geriye هُوَ veya هُ kelimesi kalır ki, Bu da evvelkiler gibi Mevlâ Tealâ’ya delâlet eder.”Tevkîf: Durmak, demektir.هُوَ kelimesinde وَاوْ harfinin zaid (fazla) olması tesniyeve cemi sıgalarında vav’ın düşmesi delili ile sabittir. Zira tesniye ve cemi’de هُمَا ، هُمْ deriz de, vav’ı aradan gideririz. Bu özellik الله lâfzında mevcud olup diğer isimlerde yoktur.
الله kelimesi Hak Tealâ’nın uluhiyetine delâlet edici olduğu gibiهُ kelimesinin de O Zatın batınî hüviyetine delâlet edeceğine hükmetmişlerdir.Üstadımız Hacı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) kendi
Rîsale-i Kudsiyye’sinin kenarına Ruhu’I-Beyan sahibinden naklen şöyle yazmıştır:يَقُولُ الْفَقِيرُاَيْقَظَهُ الْقَدِيرُ: رَاَيْتُ فِى بَعْضِ الْمُبَشِّراتِ حَضْرَتِ شَيْخِى وَ سَنَدِى(قدس سره) وَهُوَيُخَاطِبُنِى وَيَقُولُ:هَلْ تَعْرِفُ سِرَّ قوْلِهِمْ((اللهُ)) بِارَّفْعِ دُونَ النَّصْبِ وَالْجرِّ؟ فَقُلْتُ: لَا. فَقَالَ:اِنَّهُ فِى الْاَصْلِ ((اَللهُ هُوَ)) فَبِضَمِّ الشَّفَتَيْنِ فِى الْفَمِ تَحْصُلُ الْاِشَارَةُ اِلَى نُرِ الذَّاتِ الْاَحَدِيَّةِ فِى الْمُمْكِنَاتِ وَسِرِّالْكَمَالِ السَّارِى فِى الْمَظَاهِرِ ، وٍلَا تَحْصُلُ هَذِهِ الْاِشَارَةُ فِى النَّصْبِ وَالْجَرِّ. والحدلله تعالى. (روح البيان: ۲/۷۷6مطلب. فى مكتبات ربانى جز:۱ جلد:۳ ص:۱۲ م:۱۲ باقله .وآلوسى تفسرى مطالعه اولنه:۱/4۸)

Fakir (Kadîr kendisini uyandırsın) der ki; bazı zuhuratım*da Hazreti Şeyhimi gördüm bana şöyle söylüyordu: “Meşayıhın nasp ve cer (üstün – esre) ile değil de raf (ötre) ile “Allah-u” demelerinin sırrını bilir misin” Ben: “Hayır” dedim.
O zaman buyurdu ki: “O aslında Allah-u Hüve idi ağızda iki dudağın kapanması ile mümkinat (yaratıklar) daki Zat-ı Ahadiyyet nuruna ve mezahire sirayet eden kemâlin sırrına işaret hasıl olur ki, bu işaret nasb ve cer halinde hasıl olmaz” Velhamdü Lillahi Tealâ.

Cesedimde ruhum mesabesinde olan şeyhim, Seyyidim ve Senedim Aliyyül Bezzaz (Kuddise Sırruhu) ekseri vakitlerinde: “Allah-u Hüve” derdi. Ben fakir ise bunun hikmetini anlamazdım sonra bunun sırrına bu şekilde vakıf oldum. Velhamdü Lİllahi Rabbil âlemin.

Seyyidi Şerif’in Tarifat’ında Şeyh (Rahimehullah) şöyle buyur*muştur: “Lafza-i Celâl’daki ‘He’ Gayb-ı Mutlak’a delâlet eder. Gaybi Mutlak ise Lâ Taayyün itibarı ile Hak Taalâ’nın öz Zatıdır. (Burada nihayet buldu).

هُو اِيلَه حَىّ قُمُو حَيْوَانْ اَىْ شرِيفْ

“Hu ile hayy, kamu hayvan ey şerif”

“Ey şerefli kardeşim! Bütün canlılar “Hu” ile diridirler.”Hay: Diri,
Kamu hayvan: Bütün canlılar,
Şerîf: Şerefli, demektir.Bütün canlılar ne ile Hayy (diri)? “Hu” ile! Nefes içeri alı*nırken de: “Hu” denir, nefes dışarı verilirken de: “Hu” denir.”Hu” lâfzı zahirde cisimlere hayat bulduruyor. “Hu” nun hakikati, manası ise ölü ruhları diriltiyor. Nasıl ki beden “Hu” demeden yaşayamıyor, ruh’da onun manası olan: “Öz Zat’ı” bulmadan yaşayamaz.Bulduktan sonra da manevî hayatının devamı ve bekası o “Hu” nun manasının devamına bağlıdır. Çünkü ruhun yaşa*ması Zat-ı Pâk-i Sübhaniyeye yönelmesine bağlıdır. Biran nefes*siz kalan beden öldüğü gibi – bir lahza, Mevlâ’run Zatına yönel*mekten kesilen ruh’da sanki ölmüş gibidir. Nitekim:
“Rabbisini zikredenle, zikretmeyenin hâli diri ile ölü gibidir.” hadisi-i şerifi de bunun açık bir delilidir.İşte bu teveccüh’ün (gönül gözünün daimî surette Mevlâ Teâlâ’yı görür gibi olma hâlinin) devamı azimetle amel etmeye dahildir.Dün Beykoz’daki vaazımızda bir doktor vardı. Ona “Bir insan nefes almadan yani “Hu” demeden ne kadar durur?” diye sordum. O: “Bir dakika zor durur.” diye cevap verdi.Farzedin ki ben sizlere dünyayı verebilecek durumda olan biriyim: “İçinizden bir kimse beş dakika “Hu” demeden dura-bilirse ona dünyayı vereceğim.” desem, durabilen bulunur mu? Tabii ki Hayır! Neden durulamıyor? Yaşamak için. “Hu, Hu” demeye mecburuz da ondan.

Ne güzel değil mi? Allah-u Tealâ Hazretleri bize zorla “Hu” (Allah) dedirtiyor. Allah-u Tealâ her canlıya Öz Zatının is*mini okutuyor. O insanoğlu ki diri kalabilmek için “Hu” de*meye mecbur. Lâkin iman etmezse ne fayda?,,

“Hu” seni dünyada yaşatır ama ahirette hayır. “Hu” isminin zahirini okumak, bir de batınını okumak vardır. Bu ismin zahirini okumak, insanın zahiri olan bedenini yaşatıyor.
O ismin batınını okumak ise, o ismin sahibini hatırlamaktır. Bu da insanın ruhunu yaşatır. İnsan “Hu” demeden yaşayabi*liyor mu? Yaşayamıyor. Ruh da o “Hu” yu demeden yaşaya*maz, ölür.
Hu’yu mümin de, kâfir de söylemektedir. “Hu” demekle kâfirin sadece zahiri hayatı devam eder. Müminin ise, zahiri ha*yatı devam ederken, ruhu, o ismin müsemmasında olduğun*dan batınen de diri olur.
Nitekim Sure-i En’am ayet 122 de şöyle buyuruluyor:
أَوَ مَن كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَن مَّثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِّنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

“Ya bir adam ki, ölü iken diriltmişiz ve ona bir nur ver*mişiz, onunla insanlar arasında yürüyor. O, zulmetler (ka*ranlıklar) içinde kalmış, ondan asla çıkamaz bir hâlde bulu*nan kimse gibi midir?” Allah-u Tealâ Hazretleri ayet-i celilede küfrü ölüm, imanı hayat ile temsil buyuruyor.

Bu ayet-i kerimenin sebeb-i nüzülü olarak İbn-i Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan şöyle rivayet ediliyor: Ebu Cehil, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in en büyük ve en şiddetli düşmanı idi. Her zaman ve her yerde onu islâm dinini tebliğ etmekden menet*meğe çalışır, gücünün yettiği her kötülüğü yapmaktan çekin*mezdi.

Allanın Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in Kâbe-i Muazzama’nın yanında namaz kıldığı bir günde, Ebu Cehil de oraday*dı, yanında bulunan cahil insanları teşvik ederek, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in üzerine, ölmüş bir devenin bağırsakları*nı attırdı. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bundan çok müteessir oldu.

Bu esnada Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in amcası Hamza bin Abdil Muttalib (Radiyahllahu Anh) avdan dönüyordu, ihtiyar bir kadın onu karşıladı ve Ebu Cehil’in yeğenine yaptığı haka*retleri ona anlattı.

Hazreti Hamza’nın akrabalık duyguları galeyana geldi ve çok gazaplandı, evine gitmedi, elinde ok ve yay ile doğruca Ebu Cehlin yanına geldi. O zaman henüz müslüman değildi.

Elindeki yayla Ebu Cehil’e vurmaya başladı. Ebu Cehil, Hazreti Hamza (Radıyallahuu Anh) ın iman etmesinden korktuğu için hem karşı gelmiyor, hem de: “Ya Hamza! kardeşinin oğlunu görmüyor musun? Babalarımıza dil uzatıyor, ilâhlarımızı inkâr ediyor, getirdiği Kur’anla akıllılarımıza hakaret ediyor.” diye*rek vurmaması için yalvarıyordu.

Hazreti Hamza (Radıyallahu Anh) ın öfkesi bu sözlerle dinme*diği gibi daha da artar ve: “Sizden daha sefih, sizden daha akılsız kim var?” der, arkasından da: “Eşhe dü en lâ ilahe illallah, vah-dehu lâ şerike leh, Ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah.” diye şehadet kelimelerini söyler.

Hazreti Hamza Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimi*zi arar ve onu bulur. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ona: “Ebu Cehili dövmen gibi bütün dünyanın kâfirlerini ge-bertsen, sen iman etmedikten sonra fayda yok.” buyurur. Haz*reti Hamza da ikinci defa şehadet getirir.

İşte tarikat, insanı: “Hu” nun bu hakikatlerine ulaştırıyor. Alâuddin-i Attar (Kuddise Sırruhu) Hazretleri, Şah-ı Nakşibend (Kud-dise Sırruhu) Hazretlerinin damadı idi. Ona sordular: “Mevlâ Tealâ ile nisbetin (hatırlaman) nasıldır?.,

Alâuddin-i Attar (Kuddise Sırruhu) şöyle cevap verdi: “Rabbim ile beraberliğim akan bir ırmak gibi devamlıdır. Irmağa bir çöp düştüğünde nasıl akışını durduramıyorsa, işte benim Mevlâ ile beraberliğim de böyle devamlıdır. Arasıra benim de kalbime birşeyler düşse de o ki Mevlâ ile huzurumu bozmuyor düşme*miş gibidir.

Bizim kalbimize ufak bir şey düşse, Mevlâ Tealâ ile olan hu*zurumuz bozuluyor. Yerler, gökler, mahlukatın hepsi aradan çı*karılsa sadece Allah-u Tealâ Hazretleri kalır. Kalbimizin gözü O Mevlâ’ya bakmalı, Biz onu göremeyiz ama görüyor gibi oluruz.

Şunu unutmayınız! En küçük bir hayat sahibinden tutun da en büyük canlılardan olan fil’e kadar her canlı “Hu” ile diridir.
فَنَا بُولْ ذَا تِ حَقْدَه كَلْ كِيدَه لِمْ
جَمَالِ بَاكَمَالَه سَيْراِيدَه لِمْ
“Fena bul Zat-ı Hak’da gel gidelim,
Cemali ba kemale seyr idelim.”

“Hakk’ın Zatında fena bul gel gidelim, Cemali ba kemale seyredelim.”
Fena bul: Yok ol, demektir. “Mevlâ Tealâ’nın Sıfatında, Esmasında değil Zatında fena bul.” buyuruluyor.
Peki bu nasıl olacak? Mevlâ Tealâ’ya kalbinle öyle yöne*leceksin ki, O’nu hiç unutmayacaksın. O’nu hatırlamak sana yerleri gökleri, dünyayı, ahireti ve kendini de unutturacak. İşte o zaman Mevlâ’nın Zatında fani olunur, Ruh dirilir. Ya Rabbi! Bizi tamamiyle sana müteveccih kıl. Âmin.,

Başka yerden bize ne kâr var ki, başka yerlere yönelelim. Şah-ı Nakşİbend (Kuddise Sırruhu) Hazretlerinin bir sözü vardır: “Sağ kedi, ölmüş aslandan daha iyidir.” Mevlâ Tealâ’ya ölme*den evvel kavuşmak için çalışalım.

Risale-i Kudsiyye Serhi ve Izahi (Mahmud Ustaosmanoglu Kuddise Sirruhu)

Hakkında hace

Bu yazı da ilginizi çekebilir.

38.Beyt

“O’dur Evvel,O’dur Ahir,O’dur Hak. O’dur Zahir,O’dur Batin,O’dur Hak.” “Ki ism-ü,resm-ü vasiftan Zati mutlak. Münezzehtir kamudan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.